Soykırım, Yahudiler Ve Antisemitizm

II.
Dünya Savaşı yıllarında ve öncesinde, pek çok masum Yahudi insanın
zulme maruz kaldığı ve hayatını kaybettiği ise açık bir gerçektir. Bu
masum insanlara Naziler veya başka mihraklar tarafından uygulanan
eziyetleri ve işlenen cinayetleri şiddetle kınıyoruz. Sadece Yahudiler
değil, II. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybetmiş on milyonlarca masum
insana (Alman, Rus, İngiliz, Fransız, Japon, Çinli, Çingene, Hırvat,
Leh, Berberi, Sırp, Arap, Boşnak vs. hangi milletten olursa olsun) karşı
yapılanlar, asla mazur görülemeyecek zulümlerdir. Tarihçiler, II. Dünya
Savaşı öncesinde ve savaş yıllarında yaklaşık 29 milyon sivil insanın
Naziler tarafından (toplama kamplarında, gettolarda, askeri kıyımlarda,
siyasi cinayetlerde) katledildiğini hesaplamaktadırlar.
II. Dünya Savaşı yıllarında, Avrupalı Yahudilerin Naziler tarafından
büyük bir zulme uğratıldıkları tarihin tartışılmaz ve affedilmez bir
gerçeğidir. Naziler, milyonlarca sivil Yahudiyi, aşağılayarak, hakaret
ederek, küçük düşürerek evlerinden çıkarmış ve insanlık dışı şartların
hakim olduğu toplama kamplarında esir etmişlerdir.
Kuran’da Ehli Kitap’ın Durumu
Allah, insanların ırklarına, renklerine ve etnik kökenlerine göre değil,
asıl olarak ahlaklarına göre değerlendirilmesi gerektiğini bir ayetinde
şöyle bildirmiştir:
“Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden
yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler
kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya
da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah,
bilendir, haber alandır.” (Hucurat Suresi, 13)
Ayette bildirilen “tanışmanız için” ifadesi, Allah’ın farklı ırklar
veya etnik kökenler yaratmasının hikmetlerinden birine işaret
etmektedir: Hepsi Allah’ın kulu olan farklı milletler veya kabileler,
birbirleriyle tanışmalı, yani birbirlerinin farklı kültürlerini,
dillerini, örflerini, yeteneklerini öğrenmelidirler. Farklı ırk ve
milletlerin bulunmasının amaçlarından biri, çatışma ve savaş değil,
kültürel bir zenginliktir.
Allah’ın bu ayette ve diğer bazı ayetlerde bildirdiği ahlak ve hükümler,
bir Müslümanı ırkçılık yapmaktan, insanları ırklarına göre
değerlendirmekten kesin surette alıkoyar. Dolayısıyla bizim de bir
Müslüman olarak, Yahudilere veya bir başka ırka karşı sırf etnik
kökeninden dolayı olumsuz hisler beslememiz düşünülemez.
Konuya Yahudilerin inandıkları din açısından bakıldığında da, yine
Kuran’da bildirilen önemli bir gerçekle karşılaşırız. Yahudiler,
Hıristiyanlarla birlikte, Kuran’da Ehli Kitap (kitap sahipleri) olarak
anılırlar ve müşriklere (yani putperest veya dinsizlere) göre,
Müslümanlara daha yakındırlar.
Kuran’da Ehli Kitap ile müşrikler arasında önemli ayrımlar yapılır.
Bu, özellikle de sosyal hayat açısından dikkat çekicidir. Örneğin
müşrikler için bir ayette
“… ancak bir pisliktirler; öyleyse bu yıllarından sonra artık Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar” (Tevbe Suresi, 28) diye
bildirilmiştir. Çünkü müşrikler, hiçbir İlahi kural tanımayan, hiçbir
ahlaki kıstası olmayan, her türlü pislik ve sapkınlığı tereddüt etmeden
işleyebilecek insanlardır.
Ancak Ehli Kitap, temeli Allah’ın vahyine dayanan bazı ahlaki
kıstaslara, haram ve helal kavramlarına sahiptir. Bunun için Kitap
Ehli’nden kimselerin yemeği, Müslümanlar için helal kılınmıştır. Aynı
şekilde, Müslüman erkeklere Kitap Ehli’nden kadınlarla evlenme izni
verilmiştir. Bu konuyla ilgili ayette Allah şöyle buyurur:
“Bugün size temiz olan şeyler helal kılındı. Kitap
verilenlerin yemeği size helal, sizin de yemeğiniz onlara helaldir.
Mü’minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine)
kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta
bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak -onlara ücretlerini
(mehirlerini) ödediğiniz takdirde- size (helal kılındı.) Kim imanı
tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O ahirette
hüsrana uğrayanlardandır.” (Maide Suresi, 5)
Bu hükümler, Müslümanlar ile Ehli Kitap arasında nikah sonucu
akrabalık bağlarının kurulabileceğini, iki tarafın birbirlerinin yemek
davetlerine icabet edebileceklerini gösterir ki, bunlar sıcak insani
ilişkiler ve huzurlu bir ortak yaşam kurulmasını sağlayacak esaslardır.
Kuran’da bu ılımlı ve hoşgörülü bakış tavsiye edilirken, biz
Müslümanların aksi bir fikirde olması düşünülemez.
Öte yandan Kuran’da Ehli Kitap’ın ibadet yerleri olan manastır,
kilise ve havralar da Allah’ın koruduğu ibadet mekanları olarak
bildirilir:
“… Eğer Allah’ın, insanların kimini kimiyle defetmesi
olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın isminin
çokça anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır giderdi. Allah Kendi (dini)ne
yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü
olandır, Aziz olandır.” (Hac Suresi, 40)
 |
| Müslüman toplumlar tarih boyunca
farklı dinlerden ve ırklardan olan insanlara hoşgörü ile
davranmışlardır. Tabloda, Fatih Sultan Mehmet’in, Ayasofya’ya girişi
görülmektedir. |
Bu ayet, her Müslümana, Ehli Kitap’ın mabetlerine saygılı davranmanın
ve bu mabetleri korumanın önemini göstermektedir. Nitekim İslam
tarihine bakıldığında da Müslüman toplumlarda Ehli Kitap’a her zaman
için ılımlı ve hoşgörülü davranıldığı dikkat çeker. Bu durum özellikle
de varisi olduğumuz Osmanlı İmparatorluğu’nda çok belirgindir. Bilindiği
gibi, Katolik İspanya’nın hayat hakkı tanımadığı ve sürgün ettiği
Yahudiler, aradıkları huzuru Osmanlı topraklarında bulmuşlardır. Fatih
Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde kentte hem Hıristiyanlara hem de
Yahudilere özgürce yaşam hakkı tanımıştır. Tüm Osmanlı tarihi boyunca da
Yahudilere Ehli Kitap olarak bakılmış ve huzur içinde yaşamalarına
imkan tanınmıştır.
Sonuçta, Kuran’ın emirleri doğrultusunda düşünen biz Müslümanların,
Yahudilere karşı, dinleri ve inançları nedeniyle de bir husumet
beslememiz söz konusu olamaz.
Antisemitizmin Karanlık Kökenleri
Belirtilmesi gereken bir diğer husus, “antisemitizm” olarak bilinen
ideolojinin, zaten hiçbir Müslüman tarafından benimsenmesi mümkün
olmayan putperest bir öğreti oluşudur.
Bunu görmek için antisemitizmin kökenlerini incelemek gerekir.
Genelde “Yahudi düşmanlığı” olarak anlaşılan bu terimin asıl manası
“Sami düşmanlığı”dır,
yani Sami ırkından gelen, diğer bir ifadeyle “semitik” milletlere karşı
duyulan nefreti ifade eder. Sami ırkı ise temel olarak Araplardan,
Yahudilerden ve diğer bazı Ortadoğu kökenli etnik gruplardan oluşur.
Samilerin dilleri ve kültürleri arasında büyük benzerlikler vardır.
(Örneğin Arapça ve İbranice birbirine çok benzer.)
 |
 |
|
19. yüzyıl Avrupası’nda doğan yeni-putperestlik akımı, Avrupalı
toplumların Hıristiyanlık öncesindeki barbar pagan kültüre geri
dönmelerini savunmuştur. Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi İlahi dinlere
düşmanlık besleyen yeni putperestlerin bir kısmı, putperest
toplumlardaki batıl yaşam modeline özenmişlerdir. SS’leri antik pagan
savaşçılarla özdeşleştiren Nazi propaganda posteri (üst sağda) bunun bir
örneğidir.
|
Kuşkusuz tüm bu farklı medeniyetlere ve toplumlara Allah’ın varlığını
ve birliğini anlatan, O’nun emirlerini bildiren peygamberler gelmiştir.
Ancak yazılı tarihe baktığımızda, Hint-Avrupa milletlerinin çok eski
zamanlardan beri hep
putperest inanışlara sahip olduklarını görürüz.
Yunan ve
Romamedeniyetleri,
bu medeniyetler zamanında Avrupa’nın kuzeyinde yaşayan Cermenler,
Vikingler gibi barbar kavimler, hep çok ilahlı putperest inanışlara
sahiptirler. Bu nedenle bu toplumlar ahlaki kıstaslardan tamamen yoksun
kalmışlardır.
Şiddet ve vahşet meşru ve övülen bir özellik olarak görülmüş,
eşcinsellik, zina gibi ahlaksızlıklar yaygın
biçimde uygulanmıştır. (Hint-Avrupa medeniyetinin tarihteki en önemli
temsilcisi sayılan Roma İmparatorluğu’nun, insanların arenalarda zevk
için parçalandığı bir vahşet toplumu olduğunu hatırlamak gerekir.)

Friedrich Nietzsche, 19. yüzyıl Avrupası’nda doğan yeni-putperestlik akımı nın öncülerindendir.
|
Avrupa’ya hakim olan bu putperest kavimler, Sami ırkına gönderilmiş
bir peygamberin, yani Hz. İsa’nın etkisiyle Tevhid inancıyla
karşılaşmışlardır. İsrailoğulları’na peygamber olarak gönderilen ve
kendisi de ırk ve dil itibarıyla bir Yahudi olan Hz. İsa’nın tebliği,
zaman içinde Avrupa’ya yayılmış ve
eskiden putperest olan kavimlerin hepsi birer birer Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. (Hıristiyanlığın
bu sırada dejenere olduğunu, sapkın bir inanç olan “teslis”in, yani
üçle Hristiyalığa dahil edildiğini de belirtmek gerekir.)
Ancak 18 ve 19. yüzyılda Avrupa’da Hıristiyanlığın zayıflaması ve
dinsizliği savunan ideoloji ve felsefelerin güçlenmesi ile birlikte,
Avrupa’da garip bir akım doğmuştur:
Yeni-putperestlik (neo-paganizm).
Bu akımın öncüleri, Avrupalı toplumların Hıristiyanlığı reddederek eski
putperest inançlarına geri dönmeleri gerektiğini savunmuşlardır.
Yeni-putperestlere göre, Avrupalı toplumların putperest oldukları
dönemdeki ahlak anlayışları, Hıristiyanlığı kabul ettikleri dönemdeki
ahlak anlayışlarından daha üstündür.
Bu eğilimin en önemli temsilcilerinden biri, faşizmin de en önemli
kuramcılarından biri sayılan Friedrich Nietzsche’dir. Nietzsche,
Hıristiyanlığa karşı büyük bir nefret duymuş, bu dinin Alman ırkının
ruhunda var olan “savaşçı” ve dolayısıyla sözde asil özü yok ettiğine
inanmıştır. Deccal adlı kitabıyla Hıristiyanlığa saldırmış, Böyle
Buyurdu Zerdüşt adlı kitabıyla da eski putperest kültürlerin
savunuculuğunu yapmıştır. (Zerdüştlük, eski İran’da yaygın olan ve
Hint-Avrupa kültürüne ait putperest dinlerden biridir.)
Yeni-putperestler, Hıristiyanlığa düşman olurken, aynı zamanda
Hıristiyanlığın kökeni olarak gördükleri Yahudiliğe karşı da büyük bir
nefret beslemişlerdir. Hatta Hıristiyanlığı “Yahudi fikrinin dünyayı
istila etmesi” gibi yorumlamışlar, bir tür “Yahudi komplosu”
saymışlardır. (Yeni-putperestlerin aynı şekilde yegane hak din olan
İslam’a karşı da nefret duydukları tartışılmazdır.)
|
Nazilerin Yahudi düşmanlığının asıl nedeni,
yeni-putperestlik öğretisine olan bağlılıklarıydı. Nazi iktidarı boyunca
Almanya’nın dört bir yanında antik pagan törenlerini andıran gösteriler
düzenlendi. Berlin Olimpiyatları’nın üstteki açılış töreni, bunlardan
biriydi. .
|
İşte bu
yeni-putperestlik akımı, bir taraftan din
düşmanlığını körüklerken, bir yandan da faşizm ve antisemitizm
ideolojilerini doğurmuştur. Özellikle Nazi ideolojisinin
temellerine bakıldığında, Hitler’in ve yandaşlarının gerçek anlamda
birer putperest oldukları açıkça görülmektedir.
Nazizm: 20. Yüzyıl Putperestliği
Almanya’da Nazi ideolojisinin gelişiminde en büyük rollerden biri, Jörg
Lanz von Liebenfels adlı bir düşünüre aitti. Lanz, yeni-putperestlik
düşüncesine şiddetle inanıyordu. Sonradan Nazi Partisi’nin sembolü
haline gelecek olan gamalı haç sembolünü, eski putperest kaynaklardan
bulup kullanan ilk kişi oydu. Lanz’ın kurduğu Ordo Novi Templi adlı
örgüt, kendini tamamen putperestliğin yeniden doğuşuna adamıştı. Lanz,
eski putperest Alman kavimlerinin batıl tanrılarından biri olan “Wotan”a
taptığını açıkça ilan etmişti. Ona göre Wotanizm, Alman halkının özgün
diniydi ve Almanlar ancak bu dine dönmekle kurtulabilirlerdi.
Nazi ideolojisi, Lanz ve benzeri yeni-putperest ideologların açtığı
yolda gelişti. Nazilerin en önemli ideoloğu olan Alfred Rosenberg,
Hıristiyanlığın, Hitler önderliğinde kurulan yeni Almanya için gerekli
olan “ruhsal enerjiyi” sağlayamadığını, bu nedenle
Alman ırkının antik putperest dinine geri dönmesini açık
açık savunmuştu. Rosenberg’e göre, Naziler iktidara geldiklerinde
kiliselerdeki dini semboller kaldırılmalı, yerlerine gamalı haçlar,
Hitler’in Kavgam adlı kitabı ve Alman yenilmezliğini temsil eden
kılıçlar yerleştirilmeliydi. Hitler Rosenberg’in bu görüşlerini
benimsedi, ancak toplumdan büyük tepki alacağını düşünerek söz konusu
yeni Alman dini teorisini uygulamaya geçirmedi.
1
Ancak yine de Nazi rejimi sırasında bazı yeni-putperestlik
uygulamaları yaşandı. Hitler’in iktidarı ele geçirmesinden bir süre
sonra, Hıristiyanlıktaki kutsal günler ve bayramlar yok olmaya ve
yerlerine putperest dinlerin kutsal günleri konmaya başlandı. Evlilik
törenlerinde “Yer Ana” ya da “Gök Baba” gibi hayali ilahlara yemin
ediliyordu. 1935 yılında okullarda öğrencilere Hıristiyan duaları
yaptırılması yasaklandı. Ardından Hıristiyanlıkla ilgili derslerin
tamamı kaldırıldı.
SS Şefi Heinrich Himmler, Nazi rejiminin Hıristiyanlığa olan
nefretini şöyle ifade ediyordu: “Bu din, tarih içinde taşınmış olan en
büyük veba mikrobudur. Ve ona öyle muamele etmek gerekir”.
2
Bu sözler, Himmler’in ve Nazi zihniyetinin cahiliyetini ve
akılsızlığını gösteren ifadelerdir. Ve kabul edilebilir değildir. İşte
Nazilerin Yahudi düşmanlığı da, söz konusu din düşmanı ideolojilerinin
bir parçasıydı. Hıristiyanlığı bir “Yahudi komplosu” olarak gören
Naziler,
bir taraftan Alman toplumunu Hıristiyanlıktan koparmaya çalışıyor, bir
taraftan da Yahudilere karşı çeşitli baskılar, sokak saldırıları
düzenleyerek onları Almanya’yı terk etmeye zorluyorlardı. Bugün
de antisemitizmin öncüsü olan çeşitli neo-Nazi ve faşist gruplara
bakıldığında, hemen hepsinin aynı zamanda din düşmanı bir ideolojiye
sahip oldukları ve putperest kavramlara dayalı söylemler kullandıkları
görülmektedir.
Nazizm’in Darwinist Kökenleri
Nazilerin dünya görüşünü ortaya koyan bir diğer önemli husus, Darwin’in
evrim teorisini kendilerine fikri temel kabul etmeleridir. Charles
Darwin teorisini ortaya atarken, doğada daimi bir yaşam mücadelesi
olduğunu, bu mücadelenin bazı “ırkları” kayırdığını, bazı ırkların ise
mücadeleyi kaybederek “elenmeye” mahkum olduklarını iddia etmişti. Bu
görüşler tahmin edilebileceği gibi, kısa sürede ırkçılığın bilimsel
temeli haline geldi. Oxford, Stanford, Harvard gibi üniversitelerde
yıllarca tarih profesörlüğü yapmış olan James Joll, halen
üniversitelerde ders kitabı olarak okutulan Europe Since 1870 (1870′den
Bu Yana Avrupa) isimli kaynak kitabında, Darwinizm ile ırkçılık
arasındaki ideolojik ilişkiyi şöyle anlatır:
İngiliz doğa bilimci Charles Darwin, 1859′da yayınlanan Türlerin
Kökeni, onu 1871′de takip eden İnsanın Türeyişi adlı kitaplarıyla büyük
bir tartışma başlatmış ve Avrupa düşüncesinin farklı dallarını aynı anda
etkilemiştir. Darwin’in fikirleri ve onun İngiliz felsefeci Herbert
Spencer gibi bazı çağdaşlarının düşünceleri, çok hızlı bir biçimde bilim
dışındaki alanlara da uygulanmıştır. Darwinizm’in toplumsal gelişmeye
en çok uygulanabilir olan yönü ise, dünyada doğal kaynakların
besleyemeyeceği bir nüfus fazlası bulunduğu ve bunun için her zaman
güçlülerin veya “uygunların” galip çıkacağı daimi bir yaşam mücadelesi
gerektiği yönündeki inançtır. Bazı sosyal bilimciler için, bu noktadan
hareketle, en “uygun” kavramına ahlaki bir mana katmak ve dolayısıyla
yaşam mücadelesinde üstün gelen türlerin veya ırkların ahlaken üstün
olduklarını savunmak çok kolay olmuştur.
Dolayısıyla doğal seleksiyon doktrini, kolaylıkla Fransız yazar
Arthur Gobineau tarafından geliştirilen bir başka fikir ekolüyle de
birleşmiştir. Gobineau, 1853 yılında İnsan Irklarının Eşitsizliği
Üzerine Bir Makale adlı çalışmayı yayınlayan kişidir. Gobineau
gelişmedeki en önemli etkenin ırk olduğunu savunmuş ve diğerlerine
üstünlük sağlayan ırkların, kendi ırksal saflıklarını en iyi
koruyabilenler olduğunu ileri sürmüştür. Gobineau’ya göre, tarihteki bu
yaşam mücadelesinde en üstün gelen ırk, Aryan ırkı olmuştur.
Bu fikirleri bir aşama daha ileri götüren kişi ise, İngiliz yazar
Houston Stewart Chamberlain’dir. Hitler yazara (Chamberlain’e) o kadar
hayranlık beslemiştir ki, onu 1927 yılında ölüm döşeğinde ziyarete
gelmiştir.
3
 |
 |
|
İnsanları etnik kökenlerine ve kalıtsal fiziksel
ölçülerine göre değerlendirmek, 19. yüzyılda zirveye çıkmış bir
saplantıdır. Bunun en büyük nedeni ise, insanlığa tümüyle ırkçı bir
gözle yaklaşan Darwin’in evrim teorisidir. Darwin, 19. yüzyıl
ırkçılığının ve 20. yüzyıldaki Nazi vahşetinin perde arkasındaki
mimarıdır. Üstte, evrimci kıstaslarla yapılan sözde “ırk ölçümleri”
görülmektedir.
|
Hitler’in Darwin’in fikirlerine olan bağlılığı, kitabı Kavgam’ın isminde
dahi ortaya çıkmaktadır: Nazi liderinin kastettiği “kavga”, Darwin’in
ortaya attığı “yaşam mücadelesi”dir.
Hitler’in ve dolayısıyla Nazilerin Darwinizm’e olan ideolojik
bağlılıkları, iktidara geldiklerinde uyguladıkları politikalarla somut
bir biçimde ortaya çıkmıştır. Nazilerin ırk konusunda uyguladıkları
politika “öjeni” olarak bilinmektedir ve evrim teorisinin topluma
uyarlanmasından ibarettir.
Öjeni, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin
çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının “ıslah edilmesi” anlamına gelir.
Öjeni teorisine göre, nasıl sağlıklı hayvanlar birbirleriyle
çiftleştirilerek iyi hayvan cinsleri oluşturuluyorsa, bir insan ırkı da
ıslah edilebilir.
 Hitler’in Kavgam (Mein Kampf) adlı kitabının 1925′teki ilk baskısının kapağı
|
Öjeni kuramını ortaya atan kişiler, Charles Darwin’in kuzeni Francis
Galton ve oğlu Leonard Darwin’di.Öjeni kuramını Almanya’da ilk
benimseyen ve yayan kişi ise, evrimci biyolog Ernst Haeckel oldu.
Haeckel, Darwin’in yakın bir dostu ve destekçisiydi. Yeni doğan sakat
bebeklerin zaman geçirilmeden öldürülmesini, böylece toplumun evriminin
hızlandırılmasını önermişti. Daha da ileri gitmiş ve cüzzamlıların,
kanserlilerin ve akıl hastalarının da acımasız bir biçimde öldürülmeleri
gerektiğini, yoksa bu kişilerin topluma yük olacaklarını ve evrimi
yavaşlatacaklarını savunmuştu.
Haeckel 1919 yılında öldü. Ama fikirleri Nazilere miras kaldı. Hitler
iktidara geldikten kısa bir süre sonra, resmi bir öjeni politikası
başlattı. Hitler’in Kavgam adlı kitabındaki şu cümleleri bu yeni
politikayı özetliyordu:
“Devlet için, zihin ve beden eğitiminin önemli bir yeri vardır, ancak
insan seçimi de en az bunun kadar önemlidir. Devletin, genetik olarak
hastalıklı veya alenen hasta olan bireylerin üreme için uygun
olmadıklarını deklare etme sorumluluğu vardır… Ve bu sorumluluğu
hiçbir anlayış göstermeden ve başkalarının da anlamalarını beklemeden acımasızca uygulamalıdır…600 yıllık bir zaman dilimi boyunca
vücudu
sakat olan veya fiziksel olarak hasta olan kimselerin üremesini
durdurmak… insan sağlığında bugün elde edilemeyen bir gelişim
sağlayacaktır.Eğer ırkın en sağlıklı olan üyeleri planlı
birşekilde ürerlerse, sonuçta bugün hala taşıdığımız hem ruhsal hem de
bedensel açıdan bozuk tohumların olmadığı… bir ırk oluşacaktır.”
4
 |
 |
|
Hitler’in fikir babaları arasında, evrim teorisini
savunan biyologlar başta gelmektedir. Özellikle Hitler’in öjeni (ırk
ıslahı) düşüncesinin kökeni, Charles Darwin’in kuzeni olan Francis
Galton ve yine Darwin’in Almanya’daki en ateşli destekçisi sayılan Ernst
Haeckel’dir.
|
Hitler’in bu ideolojisi gereğince, Naziler, Alman toplumu içindeki
akıl hastalarını, sakatları, doğuştan körleri ve kalıtsal hastalıklara
sahip olanları, özel “sterilizasyon merkezleri”nde topladılar. 1933
yılında çıkartılan bir yasa ile 350 bin akıl hastası, 30 bin çingene ve
yüzlerce zenci çocuk, hadım etme, x ışınları, enjeksiyon, genital
bölgeye elektrik verilmesi gibi yöntemlerle kısırlaştırıldılar. Bir Nazi
subayı,
“Nasyonal sosyalizm uygulamalı biyolojiden başka bir şey değildir.” diyordu.
5
Nazilerin “uygulamalı biyoloji” sandıkları şey, aslında biyolojinin
temel yasalarına aykırı olan Darwin’in evrim teorisiydi. Bugün gerek
öjeni kuramının gerekse diğer Darwinist iddiaların bilimsel bir temeli
olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır.
Son olarak, Nazilerin evrim teorisine olan bağlılıklarının, ırk
politikalarının yanında, dine olan düşmanlıklarıyla da ilgili olduğunu
belirtmek gerekir. Önceki sayfalarda belirttiğimiz gibi, Naziler İlahi
dinlere şiddetle düşman olan, bunların yerine putperest inançlar
yerleştirmeyi hedefleyen bir kadroydu. Dine düşman olan bir kadronun din
aleyhtarı telkin ve propaganda uygulaması gerekiyordu ki, bunun en
etkili yönteminin Darwinizm olduğunu fark etmekte gecikmediler. Daniel
Gasman,
The Scientific Origins of National Socialism (Nazizm’in
Bilimsel Kökenleri) adlı kitabında “Hitler biyolojik evrim düşüncesinin
geleneksel dine karşı kullanılacak en güçlü silah olduğuna inanıyordu”
derken bunu ifade eder.
6
Nazilerin zalim ve acımasız karakterinin altında yatan temel neden de, söz konusu din aleyhtarı ve Darwinist ideolojileridir.
Kuran Ahlakı, Antisemitizmi ve Her Türlü Irkçılığı Ortadan Kaldırır
Antisemitizm, kökeni yeni-putperestliğe dayanan, din aleyhtarı ve
Darwinist bir ideolojidir. Dolayısıyla bir Müslüman’ın antisemitizmi
benimsemesi, bu ideolojiye sempati duyması düşünülemez. Bir antisemit,
Hz. İbrahim’e, Hz. Musa’ya veya Hz. Davud’a da düşmandır ki, bu
peygamberlerin hepsi Allah’ın seçip insanlara elçi olarak gönderdiği
mübarek insanlardır.
Öte yandan antisemitizm gibi diğer ırkçılık örnekleri de (örneğin
zenci düşmanlığı vs. gibi) yine İlahi dinlerin dışındaki çeşitli
ideoloji ve batıl inanışlardan kaynaklanan sapkınlıklardır.
Antisemitizm ve diğer ırkçılık örnekleri incelendiğinde, bunların
Kuran ahlakına tamamen zıt bir düşünce ve toplum modeli savundukları
açıkça görülür.
Örneğin antisemitizmin kökeninde nefret, şiddet ve acımasızlık
hisleri vardır. (Bu nedenle antisemitler eski barbar kavimlerin
putperest dinlerine özenmişlerdir.) Bir antisemit, Yahudi insanların
(kadın, çocuk, yaşlı ayrımı olmaksızın) katledilmelerini, işkence
görmelerini savunacak kadar zalimdir. Oysa Kuran ahlakı, insanlara
sevgi, şefkat ve merhameti öğretir. Müslümanlara, düşmanları olan
kimselere karşı dahi adil ve gerektiğinde bağışlayıcı olmayı emreder.
Öte yandan antisemitler ve diğer ırkçılar, farklı etnik kökenden
gelen veya farklı inanıştaki insanların barış içinde birarada
yaşamalarına karşıdırlar. (Örneğin Alman ırkçısı olan Naziler ve Yahudi
ırkçısı olan bazı Siyonistler, Almanlarla Yahudilerin birarada
yaşamalarına karşı çıkmışlar, her iki taraf da bunu kendi ırkı adına bir
dejenerasyon olarak kabul etmiştir.) Oysa Kuran’da ırklar arasında en
ufak bir ayrım yapılmadığı gibi, farklı inançtaki insanların da aynı
toplum yapısı içinde barış ve huzur içinde yaşamaları teşvik edilir.

Irkçılık din ahlakına uygun olmayan sapkın bir ideolojidir, insanları
sürekli felakete sürükler. Din ahlakı ise, hoşgörüyü, sevgiyi,
merhameti, affediciliği, kısaca güzel ahlakı emreder. |
Allah’ın Kuran’da insanlara emrettiği ahlakın bir diğer gereği de,
insanlar hakkında belirli bir ırk, halk veya dinden oldukları için
topluca hüküm vermemektir. Her farklı insan topluluğunun içinde iyiler
de kötüler de bulunur. Bu durum Kitap Ehli için de geçerlidir. Ayetlerde
Ehli Kitap’ın bir kısmının Allah’a ve dine karşı isyankar oldukları
anlatıldıktan sonra, aralarında samimi dindarların da bulunduğu
belirtilir:
Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli’nden bir topluluk
vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah’ın ayetlerini okuyarak
secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe iman eder, maruf
olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte
bunlar salih olanlardandır. Onlar hayırdan her ne yaparlarsa, elbette
ondan yoksun bırakılmazlar. Allah, muttakileri bilendir. (Al-i İmran
Suresi, 113-115)
Allah Kuran’da, iman etmeyen, Allah’ı ve dini tanımayanlar hakkında
dahi ayırım yapılmamasını, dine düşmanlık göstermeyenlere iyilikle
davranılmasını bildirmiştir:
Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan
sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli
davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever.
Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan
sürüpçıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost
edinmenizden sakındırır. Kim onları dost edinirse, artık onlar
zalimlerin ta kendileridir. (Mümtehine Suresi, 8-9)
 Irkçılık,
her kime karşı uygulanırsa uygulansın, büyük bir suç ve zulümdür.
Naziler, ırkçı vahşetin acımasızlığının hangi boyutlara varabileceğinin
bir örneği olarak tarihe geçmişlerdir. 1940′larda Varşova gettosunda
yerde sürünen bu suçsuz Yahudi çocuk ve dünyanın dört bir yanında
yüzlerce farklı milletten zulme uğratılan masumlar, ırkçılığın vahşetini
göstermektedir.
|
Adalet, Müslümanlara düşman olan kimseler için dahi ayakta tutulması emredilen bir kavramdır:
Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı
ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın.
Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup-sakının.
Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (Maide Suresi,
8)
Tüm bu ayetler bir kez daha göstermektedir ki, yalnızca inançları ve
ırkları nedeniyle sadece Yahudilere değil hiçbir topluma karşı kin,
öfke, nefret veya saldırganlık İslam ahlakına uygun değildir. Bununla
birlikte Yahudilerin Hz. İbrahim soyundan olan insanlar olduğu gerçeği
de göz önünde bulundurulmalıdır. Hz. İbrahim neslinin yok edilmesine
yönelik herhangi bir girişime veya harekete İslam ahlakının müsaade
etmesi asla söz konusu olamaz. Bu çok çirkin ve haram olan bir eylemdir.
Kuran ahlakına ve sünnete uyan tüm Müslümanlar gibi bizim de böyle
çirkin bir hareketi kabul etmemiz veya makul görmemiz mümkün değildir.
……………………………………………………………….
1. Michael Howard, The Occult Conspiracy: The
Secret History of Mystics, Templars, Masons and Occult Societies, 1b.,
London: Rider, 1989, s. 130.
2. Herbert F. Ziegler, Nazi Germany’s New
Aristocracy: The SS Leadership 1925-1939. Princeton, New Jersey,
University Press, 1989, s. 85.
3. James Joll, Europe Since 1870: An International History, Penguin Books, Middlesex, 1990, s. 102-103.
4. Adolf Hitler, Mein Kampf, München: Verlag Franz Eher Nachfolger, 1993, s. 44, 447-448.
5. Henry Morris, The Long War Against God, s. 78;
Francis Schaeffer, How Shall We Then Live?, New Jersey, Revell Books,
Old Tappan, 1976, s. 151.
6. Daniel Gasman, The Scientific Origins of
National Socialism: Social Darwinism in Ernst Haeckel and the German
Monist League, New York: American Elsevier Press, 1971, s. 168).